Tuesday, 17 November 2009

Gülçin 'in Hikayesi

Yaptığım her yolculukta, rastladığım insanlarda hayatın bıraktığı izleri ellerinde görmeye çalışırdım.
Ne kadar yıpranmış olurlarsa o kadar yaşlıydılar benim için ya da o kadar yorgun.
En son yolculuğumda yaşlanmaktan değil ama yorgunluktan, çalışmaktan eskimiş, üşümüş eller tuttum.

Gördüğüm en güzel gözlerin sahibi, çekingen ve masum Şanlıurfa' lı çocuklardı dün tanıştıklarım.

Hikayeye başladığımız yerde üşüdüğümüzü hatırlıyorum ve sonra kavurmalı yumurtayı, ardından da narlı kaymaklı balı...
Sonra içleri müthiş sevimlilikte botlarla, montlarla ve oyuncaklarla dolu koliler geliyor gözümün önüne,
hayalini bile kurmadığım büyüklükte bir gönüllülük organizasyonun emeğiyle dolup taşmış koliler.

Bunları emek emek açıp yerleşirmek, sürpriz sınıfları hazırlamak, tarifsiz...
Merdivende bizi üşüten soğuğa çorapsız ayağıyla ve terlikleriyle inadına direnen bir çift yeşil göz geliyor sonra aklıma.
Ve bizim yardım çabamıza emeğini katan minik,yorgun eller...
Ertesi günün hızlı sabah kahvaltısı, okula geliş, okul bahçesinde etrafta hiç çocuk göremeyişimize rağmen camların ardından bile duyulabilen hoşgeldin ve sevinç çığlıkları.
Bu gözlerini yaşartıyor insanın.

Ve en çok da rengarenk montları doldurduğumuz sınıfın kapısından giren ilk minik ellerin sahibinin adı beni vuruyor yüreğimden.
Gülçin.
Adaşımı görünce o kadar seviniyorum ki, ilk heyecanla 4-5 kişi etrafına toplandığımız güzel gözlü kızımız korkuyor bizden belki de .
Aşı korkusu, yabancı bir dolu insan, neye uğradıklarını anlayamıyorlar 1-2 dakika.
Hatta dilini bile anlamadıkları bir grup topluluk heyecan ve panikle onlarla konuşmaya çalışıyor.
Çok üşüyen miniklerin ellerini önce sobada ısıtıp sonra ilgileniyoruz onlarla ve yeni hediyeleriyle.
Renkleri gösterip seçimlerini sunuyoruz onlara ve sırtlarını, ayaklarını soğuktan koruyacak hediyeler veriyoruz.
Sonra şaşkınlıkla yönlerini bulmaları için başka ablalar, abiler yol gösteriyor onlara.
Belki de ilk kez seçme şansları oluyor ve belki de ilk kez bugün üşemeden gidiyorlar okula.

Lastik ayakkabıları, terlikleri ve yırtık çorapları ellerindeki poşetlerinde duruyor 4 sınıf arasındaki yolculukları sırasında.
Katıksız katmer ya da bazlama kokulu beslenme çantaları da yanlarında elbet.


Yurdumun hiç gitmediğim bir şehrinde, sadece hikayelerde olduğunu sandığımız uzak , taşlı yollarında uzun yol katettiğimiz ve sonunda
duvarında "Kitapsız büyüyen çocuk, susuz büyüyen ağaca benzer." yazılı, pamuktan yeni dönen ve
okumak için büyük çaba sarfeden çocukların hikayesine tanık oldum.

Yorulduk galiba bu hikayeyi yaratırken, ve belki üşüsek bile inatla üşümedik onların gösterdiği fedakarlığı göstermeyi deneyip.
Ama inanın zordu...

Turkcell Gönüllüleri olarak büyük bir yolculuğa çıktık geçtiğimiz pazar, en güzel gözlü, en soğuk ellere,ayaklara sahip çocuklarımızı tanıdık.
Emek verenlerin, gönüllüğe katkısı bulunan herkesin yolculuğuydu bence bu ve birşeyler yapmanın gerekliliğinin kanıtı...

Bu benim gönüllülerle ilk yolculuğumdu, daima yanlarında olma çabamı artıracak ilk yolculuğum.
El ele verip müthiş bir çabanın içerisinde bulunduğum tüm arkadaşlarıma, tüm Turkcell Gönüllülerine, ben ve Gülçin adına teşekkürler...

Thursday, 12 November 2009

Türkiye'nin Elektrikli Arabası

Otomotiv sektöründeki inovatif fikirlerin çıkış noktası son dönemde fosil yakıtların sınırlılığından kaynaklanıyor. Eskiden prototiplerini görünce şaşırdığımız fantastik fikirlerin sahibi, sokakları dolduracağına inandığımız elektirikli arabalar, günümüz dünyasında otomotiv sektörünü farklı rotalara çevirecek tarihi hedefleri ortaya atıyorlar.
Üretimde elektirikli arabalar için en önemli bileşenler pil grupları. Pil Grubu’nun 3 önemli kriteri vardır: Cycle Time (kaç defa şarj edilebileceği); KW başı ağırlık ve KW başı fiyat. Bu 3 özellikte optimum nokta yakalanmazsa 30,000 USD değerinde (sadece Pil Grubu için), 200 kilo ağırlığında (sadece Pil Grubu için) ve her 3 yılda bir değişen bir PİL GRUBU maliyeti baş göstermiş oluyor. Dolayısıyla bu pazarda yer tutunamayacağınızın bir göstergesi. Bu konuda kendi üretimini yapabilen ülkeler ancak gerçekten kendi elektirikli arabalarını üretebilecekler.

Dünyaya baktığınızda sektörel liderlik çabaları ülkelerde baş gösteriyor. Hindistan otomotiv sektöründe tedarikçi zincirinin en önemli oyuncularından biri olmak için stratejiler oluşturuyor. Ar-ge yeteneği ile know-how konusundaki açığını kısa sürede kapatabilmek için Avrupa ve ABD’den firmalar satın alıyor.
Tekstil’in Çin’i otomotivin Hindistan’ı derken ülkemizde otomotiv sektöründe dünyayı takip edebilecek projeleri destekleyenlerin ve asıl proje mimarlarının yolun neresinde olduğu sorusu geliyor akıllara.

Bürokratik süreçlerden ve sınırlı sürede ünlü işadamlarının ilgisini çekememekten doğan büyük bir kayıp var geçmişte yaşanan: Eclipse Aviation‘u satın alıp ülkemizin kendi uçağını üretebilme fırsatı..
Ünlü işadamı Alphan Manas buradaki kilit isim.
Bu projede zaman kısıtından dolayı ikna ve destek süreci ne yazık ki olumsuz sonuçlanmış.

Neyseki sevindirici bir haber var geçmişe bakmayıp bugünü değerlendirdiğimizde, "Türkiye' nin Elektirikli Arabası" fikri hayata geçirilmeye hazırlanıyor. Alphan Manas ve Murat Günak bu konuda ortaklığa ve güç birliğine karar vermişler.
Alphan Manas Brightwell Holdings BV Yönetim Kurulu Başkanı. Bir fütürist, teknoloji ve inovasyon uzmanı.
Dünya otomotiv devlerinin peşinden koştuğu Günak ise özgüveni çok yüksek, IQ, EQ ve SQ olarak zirvede olan bir bir teknik lider olarak tanınıyor.
Günak' ın tasarımını yaptığı otomobiller arasında Peugeot 206, Mercedes Slk, Mercedes C Serisi, Volkswagen Eos ve Volkswagen Golf Gti bulunmakta.
DaimlerChrysler’den Volkswagen’e geçişinden sonra göreve başlamadan önce Hürriyet’e verdiği ilk röportajında " Hayallerimin gerçekleşebileceği bir otomobil dizayn etmek istiyorum. Bu otomobil herkesin rüyalarına hitap edecek." demiş.

Umarız bu projeyle Türkiye'nin elektirikli arabası üretilir ve otomotiv sektöründe dünyaya adımızı duyurabileceğimiz fırsatlar doğar.

Girişimlerinden, çabalarından ve varlıklarından dolayı teknolojiyi geliştiren, inovasyonu destekleyen, yaratan herkese ülkem adına tebrikler...

Thursday, 15 October 2009

"Kadının Adı Şiddet İstatistiklerinde"


Gündemden düşmeyen şiddet içerikli haberleri okuyup, endişe duymamak bazen zor oluyor.Bayanlar için bu endişe günlük hayatımızda katlanılması gereken bir duygu halini aldı belki de.
Kendimize has savunma yollarımız neye yarar bilinmez.

İstanbulda kadına yönelik şiddetin bir faturası var tabi, istatistikler İstanbul' da son 6 yılda 69 bin 689 kadın şiddet mağduru oldu. 2008' de 17 bin 752 kadın şiddete uğradı. 2009' un ilk 9 ayında ise 14 bin 79 kadın şiddet mağduruydu.

Araştırmanın detayına bakılırsa şiddetin faturası şu şekilde:

ŞİDDET GÖREN KADIN SAYISI:

2004: 4 bin 889, 2005: 8 bin 44, 2006: 10 bin 820, 2007: 13 bin 205, 2008: 17 bin 752, 2009 (ilk 10 ay) 14 bin 179.

TÖRE VE NAMUS BAHANELİ CİNAYET MAĞDURU KADIN SAYISI:

2004: 20, 2005: 7, 2006: 16, 2007: 21, 2008: 18, 2009: 12.

ÖLDÜRÜLEN KADIN SAYISI:

2004: 103, 2005: 134, 2006: 125, 2007: 89, 2008: 63, 2009: 39.

KASTEN YARALAMALARA MARUZ KALAN KADIN SAYISI:

2004: 1223, 2005: 1643, 2006: 1402, 2007: 2 bin 963, 2008: 3 bin 200, 2009: 8 bin 351.

TECAVÜZ VE IRZA TASADDİ:

2004: 211, 2005: 267, 2006: 483, 2007: 240, 2008: 197, 2009: 225 kadın.

DARP EDİLEN KADIN SAYISI:

2004: 942, 2005: 2 bin 368, 2006: 3 bin 820, 2007: 4 bin 42, 2008: 3 bin 969, 2009: 3.

AİLE FERTLERİNE KÖTÜ MUAMELE:

2004: 142, 2005: 283, 2006: 999, 2007: 1351, 2008: 2 bin 132, 2009 (Eylül'e kadar 312.)

FUHUŞ - FUHUŞA TEŞVİK:

2004: 68, 2005: 84, 2006: 56, 2007: 58. 2008: 95, 2009: 248 kadın.

TEHDİT EDİLEN KADIN SAYISI:

2004: 525, 2005: 813, 2006: 1433, 2007: 2 bin 18, 2008: 2 bin 811, 2009 (Eylül'e kadar) 2 bin 136.


Yasada suç olarak sayılsa bile, suçun bu suçu üreten toplumun üyeleri tarafından hoş görüldüğü, desteklendiği bir toplumda yaşadığımız gerçeği acı. Örneğin namus cinayetleri toplumun bir kesimi tarafından hoşgörülen ya da desteklenen bir tür terör belki de.


Rakamların günden güne azalması, birşeylerin değişmesi dileğiyle...


Kısa bir not : Dünyada ekonomi nobel ödülünü ilk kez bir kadın aldı.

http://www.cnnturk.com/2009/ekonomi/genel/10/12/ekonomi.nobeli.ilk.kez.bir.kadina.gitti/547282.0/index.html

Monday, 10 August 2009

Barboros' uma...


Beş yaşında abla olmak; kaybetme korkusunun tanımını yapamayacak ancak hissedebilecek bir yaşta, 2-3 gündür göremediğin kardeşin için cam kavanozun içinde bilimum topitop, bonibon ve eti puf biriktirmekti geri döndüğünde O' nu mutlu edebilmek hevesiyle...

Yedisinde abla olmak; saklambaçta kardeşini daha iyi saklamak, yakan top oynarken sert gelen topların önüne atlamak, mahalledeki ağaçlara dalarken kardeşin için de bir ayva koparmak gibi birşeydi benim için.

Ondördünde abla olmak; parkta kızlı erkekli oturup sohbet ederken küçük erkek kardeşine görünmemek için anlam veremediğin halde çabalamak, bisikleti kullanma hakkından feragat ederek kardeşini başından savmaktı bazen.

Onyedisinde abla olmak, daha yeni yeni genç kız olduğunu farkedip her arkadaş toplantına kardeşini götürmemek için karın ağrısı çekmek, adını tam koyamadığın arkadaşlıklarını küçük erkek kardeşinden gizlemek, onun büyüdüğünü düşündüğün ve yorum yapmaya başladığı anlarda sabaha karşı sohbetlerine başlamaktı.

Yirmisinde abla olmak; dünya etrafında dönüyor sanırken, herşeye sahip olduğunu düşünürken, güzel bir eğitim alırken ve daha fazla sosyalleşirken küçük kardeşini ihmal etmekti ne yazık ki. Kardeşinle yaptığın telefon görüşmelerinin sayısını, yoğunluğunu yirmidördünde hatırlayamamaktı hatta. Onun büyüdüğünü, duygusallaştığını, anlatmaya ihtiyacı olduğunu anlayamamaktı. Pişmanlıktı...

Yirmidördünde abla olmak; belki de anne olmak tam anlamını bilemesem de.
Erkek kardeşinin saçının, kokusunun, kıyafetinin üstünde emeğinin olması. Eve gelip protein, karbonhidrat hesabıyla hazırlanan yemekler, meyve saatinde meyve ve yatarken de süt servisi unutulmamalı.
Kapıdan geçirirken endişelerinle birlikte nasihatlerin de artması, gece yarısı eve dönüşlerde uykulu gözlerle uzayan sohbetler ve uzak kaldığında sanki dünyanın en savunmasız, en zayıf insanıymış gibi hissedilen o canının parçası için edilen dualardır ablalık.

Okulunun bitmesiyle ilgili duyulan endişeler, staj zamanı güneş yanıklarının, kot pantolona yapışan kenenin hikayesinin herkesle paylaşılıp evhamlılığının son noktasının sergilenmesidir...
Hastalandığında, canı yandığında kendinde suç aramana sebep olan o eşsiz üzüntüdür...
Seninle övündüğü ve gurur duyduğu zamanlarda, senden çok büyükmüş gibi konuşup seni onurlandırdığında gözlerden dökülen yaşlardır...

Evrenle, evlilikle, ülkemle ilgili duyduğum onca klişe söze, inanışa inat , güneşi benden 2 yıl sonra görmeye başlamış olsa da birçoğumuzdan çok daha aydınlık idealleri, inançları olan bir çocuk ...
Okuduklarıyla, yaptığımız sohbetler ve gurur verici düşünceleriyle dudaklarımıza yerleşen bir başarı tebessümü ailemiz için. Bizim enerji ve moral kaynağımız aslında.
Barboros büyüdü, bazen de bizi büyüttü.
Buna tanık olmak, yanında olmak çok güzel...

Hayallerindeki saflıkta sevgilerle yaşadığı ve "gerçek" başarılarla dolu bir hayatı olacak biliyorum.
Şükrediyorum ve dua ediyorum, upuzun bir ömrü olsun ve mutluluklarla dolsun.